|
Bir gün siz de yaşlanacaksınız…
İçime sen düştün Akşam oldu yine İçime “ sen ” düştün… Beni “ ben ” le bırakıp, nerelere gittin? Gidiyorsun bari “ beni ” de götürseydin ya… Sensiz ben, bensiz sen olmuyor, olmuyor gülüm, olmuyor…
Babaannemi hatırlamıyorum, benim doğduğum zamanlarda vefat etmiş. Anneannemi hatırlıyorum ama o da bize sadece “ misafir ” olarak gelir giderdi. Dedemle uzun süre aynı evde yaşadık. Oğlun da olsa, kızın da olsa “ birlikte yaşama mecburiyetinde ” kaldığında bazı küçük ayrıntıların, ihmallerin, önemsememelerin nasıl anlaşıldığını iyi bilirim. Mesela her baba yaramazlık yaptığında çocuğuna kızar. Ancak dedemin yanında babam bize (haklı da olsa) kızıp bağırdığında, “ sen beni bu evde istemiyorsun ” derdi. Dedem dobraydı, söylerdi. Çekip gitse kiralık ev tutacak durumu vardı. Bir de söylemeyenler var; kabuğuna çekilen, bir köşeye sinen, sessizce ağlayan, eski günleri anan, yaptığı fedakârlıkları düşünen ve karşılığında elde ettiklerine bakıp, “ bu mu? ” diye hayıflanan… Genellikle mutlu günlerine, eşi ve çocuklarıyla birlikte yaşadığı zamanlara döner, derin bir ah çeker ve başlarla kendilerince siteme, sessiz ve içe dönük bir sitemdir bu. *** Her gün posta kutumuza gelen bir birinden ilginç mesajlarla uğraşırız. Bazılarını okumadan çöpe atar, bazıları dikkat çeker. İşte dikkat çeken mesajlardan birisi… Bir ninemizin vefat eden eşine yazdığı mektup örneklemesi… Mektubu empati yaparak okuyun; kendinizi yaşlı, yalnız ve desteğe muhtaç olarak düşünün… Eşinizi kaybedeli yıllar olmuş… Çocuklar büyümüş, hepsi evlenmiş… Siz bir oğlunuzun yanına sığınmışsınız… Bunlar olmayacak şeyler değil… Ancak tecrübeyle sabittir ki, “ ne koyarsan kazana, o gelir kaşığına. ” Siz annenize, babanıza nasıl davranıyorsanız, muhtemeldir ki sizin çocuklar da fırsat olduğunda aynı davranışı sergileyecekler. Bir başka deyişle iyi bir evlat, yaşlandığında karşısında iyi bir evlat bulacaktır. Aksi olabilir ama çok nadir… Şimdi mektubumuzu okuyalım… Ama küçük ayrıntıları atlamadan okuyun, nelerin önemli olduğunun farkına varın… *** Son günlerde, bir surat, bir surat ki gelinde, Çayımı bile yarım dolduruyor bey. Allah’tan kulaklarım ağır işitiyor da, Duymuyorum ne söylediğini. Ama yine de hissediyorum bey; Beni bu evde galiba istemiyor artık. Hey gidi günler heeey.
Oğlunu bilirsin, vur kafasına al lokmayı. İki ara bir derede ne yapsın ana bu atsa atılmaz, satsa satılmaz. Bana artık gizli gizli sarılıyor bey... Dün akşam uyurken öptü beni biliyor musun? Nasıl ağırıma gitti nasıl…
Artık akide şekeri de getirmiyor. Hani dişlerim yok ya, güya yerken garip sesler çıkarıyormuşum da, Çocuklar iğreniyormuş benden. Yok, vallahi yalan bey, hiç yapar mıyım ben öyle şey? Gelin çocuklara masal anlatmamı da yasakladı. Üstelik seninle konuşuyormuşum diye duvardaki resmini bir yere sakladı. Olsun, Koynumdaki resminden haberi bile yok! Yine de beddua edemem bey, Oğlumun karısı, torunlarımın anası o.
Geçenlerde üst komşular geldi, Ne konuştuklarını duymayayım diye kapıyı üstüme kilitledi. Duymadım, duymadım, lakin hissettim. Düşkünler evine yatıracaklarmış önümüzdeki ay beni. Ne yalan söyleyeyim epey ağırıma gitti, epey, Ha, sen ne diyorsun bey?
Hani bir görünsen oğluna, ne de olsa babasısın, Seni dinler. Bu odada oturur, vallahi hiç dışarı çıkmam. Akide şekeri de istemem. Masal da anlatmam artık çocuklara… Ne olur ayırmasınlar beni bu evden… Yaşayamam nefes bile alamam. Sana ait anılardan uzak ne yaparım ben, ne yaparım? Şu camın pervazında hayalin durur, çekmecelerde el izin. Bastonun hala duvarda asılı. İstemiyorlar beni artık, istemiyorlar hâsılı.
Hey gidi günler hey! Hani diyorum bir çağırsan… Yoksa.. yoksa.. sende mi unuttun beni bey? Sende mi unuttun beni bey?
{Naif Karabatak Bir gün siz de yaşlanacaksınız...}
naifkarabatak@gmail.com |



