|
Keşke Bu Yazıyı Yazmasaydım?
Dost sohbetlerinde hoşça zaman geçirmek amacıyla çeşitli oyunlar oynanır. Bunlardan biri de eş anlamlı kelimeleri bulma oyunudur. Bir oyuncunun söylediği kelimenin eş anlamlısını diğer oyuncu hemencecik hatırlarsa kazanmış, hatırlamazsa kaybetmiş sayılır. Ellisine merdiven dayamış insanlarımıza bu oyunda yöneltilecek en kolay kelimenin hiç kuşkusuz; -Pirin Palas,
-İşkence,
-Ergenekon,
-12 Eylül.
Kelimeleri olduğunu rahatça söyleyebilirim. Çünkü bu dört uğursuz kelimenin hangisi söylenirse söylensin diğer üç kelimeyi eşanlamlı sayabiliriz. Hem de aralarında ‘müşterek ve müteselsil’ sorumluluk bulunan organik bağla…
Olağanüstü dönemlerde ilahlar kurban arar. Aranan kurbanlar bulunup kesilerek kanı akıtıldığında toplumdaki tüm kötülerin ve kötülüklerin yok olacağına inanılır. Buna kısaca adak da diyebiliriz. İşte 12 Eylül döneminde de nice insanlar adandı, nice kanlar akıtıldı? ‘Görünen devletin’ sözüm ona yüce yararları için ‘görünmeyen devletin’ Ergenekon’ların çirkin yüzünün tüm çıplaklığıyla açığa çıktığı bu dönemde; Hükümet Binasının bodrum katı, Kapalı Cezaevi, Yatılı Bölge İlköğretim Okulu iken Sıkıyönetim Komutan Yardımcılığı binası haline getirilen şimdiki Kız Meslek Lisesi, Adıyaman halkının kendi acısıyla dalga geçecek kadar olgunluğunun dramatik kanıtı olarak Pirin Palas adını verdiği şimdiki Kadın ve Çocuk Hastanesi adli-siyasi suç ayırımı yapılmaksızın sistematik işkence yuvalarının başında geliyordu. Suçtan sanığa değil sanıktan suça gidilen, şüphenin sanığın lehine değil aleyhine yorumlanarak nice masum insanların hayatlarının karartıldığı, fişlediği insanların adli davalarını bile etkilemek için Adalet Sarayları gündüz gözüyle Baskı Sarayları haline getiriliyor, silahların gölgesi altında sözüm ona ‘adalet’ sağlanıyordu. Ergenekon’un kendisi ve benzeri yapılanmaların egemen olduğu ‘görünmez devletin’ suçu kanıtlaması değil birilerince işaret edilen sanığın suçsuzluğunu kanıtlamasının ilke edindiği görülüyordu. Yönetmen hemşehrimiz Sırrı S. Önder’in ‘Beynelmilel’ filmindeki gibi gözleri fıldır fıldır dönen, beyaz şapkalı, eli çantalı muhbirlerin iki dudağının arasından çıkacak iki heceli kelimelerle sağcı-solcu diye insanlar fişleniyor, bu fişle birlikte yaşamak zorunda bırakılıyordu.
Konferans için Adıyaman’a gelen yazar Mümtaz’er Türköne’nin, 15 Haziran tarihli Zaman Gazetesi’ndeki ‘Adıyaman Markası’ başlıklı yazısında ilden söz ederken ’Devlet 12 Eylül döneminde Pirin Palas’ta Orta Afrika ülkelerindeki gibi masum insanları işkenceden geçirip ortadan kaldırırken, yine sesini çıkartmamış. O dönemde işkenceden gözlerinden birini kaybeden bir Adıyamanlı, belediye başkanı olunca sadece 12 Eylül sıkıyönetim komutanının diktiği saat kulesini yıkmakla iktifa etmiş. Tıpkı, 93 Harbi’nde Yeşilköy’e kadar gelen Rusların diktiği anıtın, ilk fırsatta imha edilmesi gibi.’ demişti.
Süngüye benzer saat kuleleri yıkılıp yerine yenisi dikilebildi ama…
Okuduğu kitap veya sattığı, dinlediği kaset nedeniyle 90 güne kadar Filistin askısına vurulan, kanlı çıplak ayağıyla tuzda yürütülen, çırılçıplak bırakılıp dışkı yedirilen, işkence yapılmakla tehdit edilen, korkutulan, ölen, öldürülen, intihar ettirilen nice insanların yıkılan hayalleri eski yerine dikilebildi mi?
Bu yazıyı keşke 12 Eylül olmasaydı da, hiç yazmasaydım?
Keşke!...
Mustafa IŞILDAK
m.isildak02@gmail.com 0532–422 95 28
12 Eylül 2008 Adıyaman’da Bugün Gazetesi
|



