|
Sevgili okurlarım, tartışmayı kavgaya dönüştürmeyen ama işi hakarete varan veya öyle anlaşılan cümlelerle halledenler, “mahkemede görüşürüz” diyerek işi geçiştirmeye çalışırlar. Oysa diyalog bütün dertlere ilaçtır. Diyalogu zor bir şey sananlar o öfkeyle mahkemeye gitse gerçekten davacı olacak ama “yarına kalan hesaptan korkma” diyen atasözü gereği sabah kalkınca hakaret makaret hak getire… Belki kanki bile olurlar… Ama bu gerçek dostlar için… Yüreğinin bir yerinde kin, nefret ve düşmanlık tohumu besleyen, aylardır o günü bekleyen, pusuya yatıp, avının hata yapmasını dört gözle kollayanlar ise “mahkemede görüşürüz” demeye gerek kalmadan sizi mahkemeye çağırırlar, soluğu hâkimin karşısında alırsınız artık ne kadar sürerse mahkeme süreci… Bir de türkümüz vardı, hem mahkemeye veren, hem kararı açıklayan, hem de uygulayan, neydi yav? Hah buldum; “Mahkemeye versem seni asarlar, asarlar heyyyyyy!” (Sanırım Selahattin Sarıkaya’nın sözleriydi); ***
“Nedir çektiklerim senin elinden/ Ne istersin benim gibi garipten/ Her gün bana zulüm etmek suçundan Mahkemeye versem seni asarlar asarlar hey/ Cehennemde cayır cayır yakarlar yakarlar hey
Seven insan böyle m'olur bilmem ki/ Seni benim kadar seven olmaz ki/ Senin gibi yare cefa edeni Mahkemeye versem seni asarlar asarlar hey/Cehennemde cayır cayır yakarlar yakarlar hey” diye devam ederdi ve sanki asmak, yakmak çok hoş bir şeymiş gibi de oynak havada söylenirdi, türkü işte…
*** Yo merak etmeyin, beni mahkemeye falan çağıran yok. Hoş benim kimseyle bir derdim de yok. Kendi halinde gariban bir deliyim. Benim derdim yok ama her gün onlarca, bazen yüzlerce dava birbirini takip eder. Eskiden davalar farklıydı, şimdi farklı. Şimdilerde daha çok icra davaları için vatandaşlar mahkemelerin kapısında nöbet bekler, “param yok hâkim bey” deyip, borcunu neden ödemediğini izaha çalışır. “İflas” etmiştir, “ekonomi” kötüdür, “enflasyon” vardır, ne bileyim banka faizleri tefeci faizleri gibidir. Ya da verdiği bir borcu alamamıştır, borç istemiş vermemiştir, tefeciyle tanışma şerefine(!) erişmiştir, çiğ süt emmiş birisiyle sohbet etmiştir.. daha neler sayayım ki? Bir de yazı yazdığı için, çizgi çizdiği için, resim yaptığı için, havaya baktığı için, her doğruyu her yerde söylediği için, yanlış taşa bastığı için, doğru taşı bir türlü bulamadığı için, adamın gerçek sıfatını dillendirdiği için, televizyonda iyi-kötü demeden gerçekleri veya gerçek bildiklerini söylediği için veya hakaret ettiği için/hakaret kabul edildiği için mahkemenin yolunu arşınlarlar. Tabii ki, her dönemde olduğu gibi haksız yere suç isnat edilenler de mahkemeye uğrar bir kere. Ya suçsuzluğu anlaşılır, ya da 60 yıl yediği ve cezasının bittiği gün suçsuzluğunun farkına varılır, “pardon” denir, “pardon yanlışlık olmuş” Hangi ülkeydi hatırlamıyorum bir ülkede de mahkûmu cezaevinde unutmuşlardı, üç günlüğüne girmişti hâlbuki. Dördüncü gün akıllarına geldi sanmayın, tam 25 yıl kuzu kuzu yatmış. Adamın gidecek bir yeri de yokmuş demek ki… *** Yazar arkadaşım Naif Karabatak, başörtüsü özgürlüğünü yasak olarak algılayanlar için yazdığı bir yazıyı, Adıyaman Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Mustafa Gündüz kendi üzerine alınmış ki, mahkemeye başvurmuş. Anlamadığım araları çok iyiydi, göz mü değdi, nazarlara mı geldi, aralarından kara kedi mi geçti, tütsü mü yaksak ne, bilmem ki... Ee arkadaşım mahkemeye verilince benim olmayan aklıma da mahkeme esprileri yazmak geldi. Kim bilir belki morali düzelir, savunmaya yazacağı süslü cümleleri düşünmekten yüzünde gülücük kalmadı zavallımın… Karabatak kaç gündür savunma hazırlıyor, yaşında ne var, hazırlasın işinin ardı ne!!! “Allah doğrunun yardımcısıdır” demekten başka elimizden ne gelir. Kim haklıysa hak onun olsun, nasıl olsa her şeyden önce adalete güvenmek gerekir aman 367 gibi olmasında(!). Karabatak bugün adliyede ifade verecek ama gelin biz ondan önce davranalım ve bakalım mahkemelerde ne gibi ilginç diyaloglar oluyormuş… *** Karakolları ne kadar pembekol yapsalar da, emniyeti ne kadar turizm bürosuna çevirseler de, adliyeleri ne kadar şeffaf yapsalar da, mahkemeleri ne kadar süsleseler de insanın yüzünü astıran soğukluğu hiç geçmez. Mahkeme bu boru değil ya… Gelelim mahkemelik esprilerine. (Daha önce duymuştum demek yok, ne yani bir kez daha okusanız kötü mü olur?!!) *** İyi avukat adamı ipten alırmış
Hani iyi avukatları övmek için derler ya: “Bu avukat çok iyi, adamı ipten alır.” Bu ipten alma olayının bir hikâyesi varmış meğersem. Hadi sizlere bir kıyak geçeyim ve anlatayım.
Yer İngiltere. Birkaç yüzyıl öncesi. Adamın biri cinayetten içeri atılır. Bir avukat bulunur adama. İlk görüşmelerinde avukat “Merak etme seni kurtaracağım” der. Adam da avukata güvenir ve mahkemeye çıkar. Karar: İdam. Adam avukata kızar, köpürür. “Hani beni kurtaracaktın?” der. Avukat da, “Sen merak etme. Bu daha bir şey değil. Temyiz var. Seni kurtaracağım” der. Dava temyize gider. Karar: İdam. Adam yine avukata döner ve sorar: “Hani temyizde beni kurtaracaktın?” Avukat gayet sakindir. “Dur daha, bu karar Avam Kamarası’nda oylanacak. Seni kurtaracağım.” Dava Avam Kamarası’na gider. Karar: İdam. Lafı uzatmayalım, kısaca bütün yollar denenir hepsinde avukat sakin, sanık köpürmektedir. Çünkü her başvurduğu kapıda “idam” kararı çıkmaktadır. Neyse daha sonra Lortlar Kamarası ve Kraliçe’nin onayları vardır sırasıyla. Bu süreçte olanlar malum. Kraliçenin de onaylaması ile darağacı kurulur. Adamı sandalyeye çıkarırlar. Avukatla göz göze gelen adamın tüm öfkesi bakışlarına yansımıştır. Avukat ise hâlâ son derece sakindir. Gözleriyle işaret ederek merak etmemesini, onu kurtaracağını anlatmaktadır adama. Adamın ise artık umudu kalmamıştır. Son duasını etmeye başlar. Cellât gelir, adamın sandalyesini iter ve talihsiz adam boynunda iple sallanmaya başlar. İşte o ana kadar sakin duran avukat birden heyecanlanır, kalabalığı yararak darağacına doğru koşmaya başlar, merakla ne yapacağını anlamaya çalışan cellâdı bir hamlede geçer, ipi keserek adamı kurtarır. Tabii ortalık ayağa kalkar, bu sefer hem idam mahkûmu adam, hem de avukat yakalanır. Avukata bunu neden yaptığı sorulunca cevabı şöyle olur: “Bu adam idam mahkûmuydu. Siz de onu idam ettiniz. Adamın ölüp ölmemesi sizi ilgilendirmez, kanunda ‘idam edilir’ yazıyor, ‘idam edilerek öldürülür’ yazmıyor. İdam gerçekleşmiştir.” Bunun üzerine kimse “Avukat belki haklıdır” diye adamı tekrar asmaya cesaret edemez. Olay, karar için yeniden Kraliçe’nin önüne gelir. Kraliçe, zekâsından dolayı avukatın iddiasını doğru bulur ve adamı affeder. Bu olaydan sonra, ilgili kanun maddesi değiştirilerek “idam edilerek öldürülür” şeklinde yeniden düzenlenir.
***
Yazları yetiştirir, kışları içerim
Dava: Uyuşturucu kaçakçılığı Sanık: Takriben 65 yaşında bir amcamız. Yer: Ağır ceza mahkemesi Olay: Amcanın ahırı ağzına kadar marihuana (kenevirin çiçeklerinden ve yapraklarından elde edilen uyuşturucu madde) dolu olarak bulunmuştur. Hâkim: “Amca anlat bakalım ne oldu?” Sanık: “İçiciyim ben reis beğ” Hâkim: “Nasıl yani? Bir ahır dolusu esrarı mı içecektin?” Sanık: “Yazları yetiştirir ve biriktiririm. Kışları da içerim hakim bey.” Hâkim: (Kahkahalar eşliğinde) “Kapatırım seni ahıra, kapına da iki jandarma koyarım, yaza kadar o otu bitiremezsen sonra görüşürüz.” ***
Tarlada biten kafalar!
Dava: Tarihi eser kaçakçılığı Yer: Ağır ceza mahkemesi Olay: Arabanın bagajında Komagene dönemine ait büstler ele geçirilmiştir. Hâkim: “Anlat bakalım Osman.” Sanık: “Tarlamı sürerken aha bu kafaları buldum hakim bey, tam müzeye teslim etmek üzere yola çıkmıştım ki polisler beni tutukladı. Derdimi bir türlü anlatamadım hakim beğ, ben masumum hakim beğ, tahliyemi isterim.” Hâkim: “Osmannnn. Osmannnnnnn. Adıyaman’da bulduğun aha o kafaları neden İstanbul'daki müzeye teslim etmeye çalışıyorsun?” *** Mahkeme mi, fotoğrafçı mı?
Yaşlıca bir kadıncağız sanık kısmında durmaktadır. Duruşma uzadıkça uzar. Kadıncağız şişmanlığın ve yaşı nedeniyle, tanık kürsüsüne yaslanıp belini bırakarak ağırlığını bir tarafa vererek durur.
Ancak mahkemeyi yöneten hâkim sertliğiyle bilinen bir hâkimdir. Hâkim: “Hanım, hanım burası mahkeme düzgün dur!” Beş dakika sonra kadıncağız dikilmekten yine yorulur, bu sefer ağırlığı öbür tarafa vererek bükük durur. Hâkim: “Hanım, hanım burası mahkeme düzgün dur!” Kadıncağız tekrar toparlanır. Bu olay birkaç kere tekrarlar. En sonunda hâkim yine "Hanım düzgün dur!" dediğinde kadıncağız lafı patlatır: “Aaaa yeter be! Mahkeme mi yapıyoruz, fotoğraf mı çektiriyoruz, bir tülü anlamadım?!” *** Yavrucum deme!
Kibarlığıyla ün salan bir avukat, eh birazda canımız, ciğerimiz, müttefikimiz Amerikan’ın filmlerine özendiğinden olsa da gerek duruşma boyunca hâkime “yargıcım” deyip durur.
Hani filmlerdeki gibi “sayın yargıç” değil de, kibarlık olsun ve biraz da samimi dursun diye “yargıcım” diyor. Ancak hâkim bu hitabeti garipser. Bir, iki, üç, beş derken hâkim en sonunda dayanamaz: “Ayıp oluyor ama avukat bey!” der. Avukat şaşırmıştır. “Ne oldu ki yargıcım?” diye sorar. Hâkim: “Yaşça büyük olabilirsiniz ama biz de hâkimiz bir yerde! Deminden beri yavrucum deyip duruyorsunuz. Yeter ama!” *** Bağhh Helee…
Mahkeme salonlarını bilirsiniz, yargıç kürsüsünde ortada ve genellikle yaşlı bir hâkim, solunda kıdemsiz, sağında ise kıdemli hâkim bulunur. Kıdemli hâkimin hemen yanında da iddia makamı da denilen Savcı vardır.
Önde ise aslında ne yazdığı çok da belli olmayan ve hiçbir yöne bakmayan, daktilonun (şimdilerde yerini bilgisayar aldı) başında kâtibe hanım, hâkimin ağzından çıkan ve ‘yaz kızım’ diye başlayan cümleleri yazmak için kulakları dikizde öylece durmaktadır. Salonda dinleyici sıralarının tam ortasında sanık kürsüsü, karşıda tanık kürsüsü vardır. Savunma makamı, yani avukatlar içinde bir masa bulunur. Ancak savunma makamı pek de yerinde oturmaz, sanırım oturunca davayı kaybetme riski var diye ha bire gezerler. İşte böyle bir mahkeme, savunma makamında Avukat olarak Abdullah Tel ve Ekrem Gürcan Çadır var. Dava konusuyla ilgili bir tanık dinlenecek, Mübaşir tanığı çağırıyor. Tanık Adıyaman’ın yerlisi, hafif şişman, babacan tavırlı tipik bir eski Adıyamanlı. Tanık, ağır ağır içeriye girer ve kürsüsünün önüne geçer. Asliye Ceza Hâkimi tanığa yönelir ve yabancı filimler de gördüğümüzün aksine, yani işin türkçesini sorar; “Sadece doğruyu söyleyeceğine yemin eder misin?” der. Tanığın has Adıyamanlılardan olduğunu söyledim ya, yalan konuşması zaten mümkün değildir ve başını arkaya doğru gererek, bak hele’yi bizim asıl lisanımızla şöyle der; “Bağhh heleee” Hâkim bu cevabı kabul etmez ve tekrar aynı soruyu sorar; “Sadece doğruyu söyleyeceğine yemin eder misin?” Tanık aynı tavrı ve aynı baş hareketiyle yine uzun bir “bağhh heleee” çeker ama hâkim sinirlenir, son defa olarak ve hem de kızgınlıkla tekrar sorar; “Sadece doğruyu söyleyeceğine yemin eder misin?” Tabi tanık da sinirlenmiştir ve hâkime şöyle cevap verir; “Bağhh heleee dedik ya!...”
DİĞER YAZILARIM:
|
| [1] 2 | ![]() | ![]() |