|
Alo Desem Mi? Dostum Vahap Tanış’a…
Adıyaman’da karşılaştığımız yıl olan 1979’larda soyadının gereğini yerine getirmiştik.
Akran olduğumuz halde benim bir çocuğum varken erken evlendiğinden yanlış hatırlamıyorsam sen 4 çocuğa karışmıştın.
Malatya’nın Bahri köyünden olduğunu söylemiş, arkadaşlıktan da öte dostum Faruk Gülkalem’le olan eski arkadaşlığının ve neşeli kişiliğinin etkisiyle çabucak birbirimize ısınmıştık… Hukukun vazgeçilmez kuralının aksine şüphenin aleyhe yorumlandığı, insanların geleceğinin yalnızca iki dudak arasında bırakıldığı, kararların silahların gölgesi altında verilebildiği, izlerin birbirine karıştırıldığı, Ergenekon’ların Ergenekon olduğu puslu dönemin puslu uygulamalarıyla ayrı kalmıştık birbirimizden… Aradan 20 yıl geçmiş ve izlerimizi kaybetmiştik.
Derken 2003 yıllarında Malatya’da satın almayı düşündüğüm bir otomobil muayenesini yaptırmak için tesadüfen götürüldüğüm akraban Kaportacı Cumali Özcan’ın dükkânına ayağım düştüğünde Edebali’nin Osman Bey’e nasihatindeki “Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın” sözünden hareketle oracıkta seni sormuş, Cumali’nin cep telefonundan gelen sesle İstanbul’daki bir tekstil boya fabrikasında genel müdürlük yaptığını söylemiş, en az yarım saat özlem gidermiştik. Bu da yetmemiş 15–20 dakika sonra bu kez sen arayıp tam bir saate yakın görüştüğümüzde sevinçten ağlamıştın.
Çocuğumu ziyaret için ara-sıra İstanbul’a geldiğimde ortak dostlarımızdan Mehmet Özhan’ı da arayarak buluşur, bana göre kötü, sana göre iyi bazı eski alışkanlıklarımızı: onlar bizi bırakmadan bizim onları artık bırakmamız gerektiğini söylediğimde, sen “ atın ölümü arpadan olsun ” diyerek devam ederdin…
Ve… Bir gün aradığımda her zamanki gibi yine Gülkalem’i sormuş, lakin sağlığının iyi olmadığını, önceleri iyi dediğin sigara ve alkol gibi eski alışkanlıklarını doktorunun tavsiyesine uyarak bıraktığını, kanser teşhisi konulan midenin alındığını söyledin. Daha önce babamı erken yaşında, kız kardeşimi ise genç yaşında yakalayarak alıp götürdüğünden 2 kez yakından yaşadığım o zalim hastalığın, bu kez seni pençesine aldığını ve “ Allah’tan ümit kesilmez ” ama artık uzatmaları oynamaya da başladığını anladım. Lakin o zalimin adını rahatça kullanmandan da güç alarak ben de seni daha fazla cesaretlendirmeye çalıştım. Kanserden korkarsan onun seni yeneceğini, ama korkmazsan senin onu yenebileceğini söyledim. Daha önce bu tür durumlarda yaptığım, hatta bazen satın alarak armağan ettiğim “ Kanserle Yaşıyorum ” adlı kitabı okumanı tavsiye ettim. 2007 Aralık ayındaki Hac yolculuğuma uğurlamak için geldiğin Atatürk Havaalanı’nda, “ Allah bana da nasip etsin ” demiş, karşılaştığımızda seni zor tanıyacağımı söylemiş, gerçekten de başına geçirdiğin beyaz şapkanın altında olması gereken gür saçlarının kemoterapinin etkisiyle yerinde olmadığını gördüğümden hissettirmesem de artık acı sona doğru gidişin hızlandığını gözlemlemiştim. Bu durumda bana düşen görevin, sık sık arayıp motive ederek hayattan umudunu kestirmemek, içim ağlasa da sana karşı dıştan gülmek olduğuna karar vermiştim. Her ay aradım. Bir gün telefonun açılmayacağı veya acı sonu duyabileceğim endişesiyle, ama fark ettirmemek için de yarı şaka-yarı ciddi bir tavırla; bundan sonra her ayın birinde senin beni aramanı söyledim. Tamam, dedin. Ve iki ay aradın…
Sonradan senden ses çıkmayınca yine 20–30 gün arayla ben aradım. Bu kez her arayışımda peyderpey:
-Tekrar hastanedeyim, serum taktılar. -Mustafa evde yataktayım, başımı dik tutamıyorum. Dua et. -Ben eşiyim, yatakta ağzına yemek koyuyorum. -Mustafa Amca ben kızıyım, iyi değil, dalgın yatıyor, konuşabilecek gücü yok, ben aradığınızı ileteyim. Cevaplarından sonra aradan 2 aya yakın bir zaman daha geçti. Şimdi düşünüyorum… Arayıp alo desem mi, demesem mi? Ve;
20 yıl sonra görüştüğümüzde senin sevinçten yaptığını, bu kez “ arpadan gidişinin(!) ” üzüntüsüyle ben yapar mıyım? Bilmiyorum.
Her ne olursa olsun yolun açık, hümanist düşüncelerin hep var olsun Vahap kardeş!..
Şimdilik güle güle!...
Mustafa IŞILDAK m.isildak02@gmail.com 0532-422 95 28 23 Ağustos 2008 Adıyaman’da Bugün Gazetesi |



