|
Bir jetona bir çocuk!
Trene kaçak binmemesi için kovalanırken, tren altında kalıp ölen ' çocuğumuzu ' okuduk gazete manşetlerinde. Ne ilk ne de son olacak klasik Türkiye manzaralarından biriydi bu.
Bu tür haberler, hisleri körelmemiş insanların içine bir kor düşürür ve hüzünlendirir.
Bu haberi okurken 'tren altında kalan çocuk ile Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan'ı düşündüm. Ardından Safahat'tan Merhum Mehmet Akif Ersoy r.a.'in “ Koca Karı ile Ömer ” şiirini gözü yaşlı olarak bir kez daha okudum.
Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere, devlet yöneticilerinin sorumluluklarını bir kez daha artıran bu şiiri her gün okumaları şart…
Hele Şaban beyin kendine dönen Dişli'si ile bu tren altında kalan çocuğun hikâyesinin üst üste geldiği bir dönem anlamsız olamaz.
Önce Akif Merhum'dan bir kesit dinleyelim. Sonra Çankaya'ya dönelim.
“ Adam emîre gidip söylemez mi hâlini?
Ah!
Emîre öyle mi? Kahretsin an-karîb Allah!
Yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun...
Ömer, belâsını dünyâda isterim bulsun!
-Ne yaptı, teyze, Ömer, böyle inkisâr edecek?
-Ya ben yetim avuturken emîr uyur mu gerek?
Raiyyetiz, ona bizler vedîatu'llâhız;
Gelip de bir aramak yok mu?
-Haklısın, yalnız,
Zavallının işi pek çok zaman bulup gelemez;
Gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.
-Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?
Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbul?
Zavallının işi çokmuş..! Nedir, muhârebe mi?
İşitme sen de civârında inleyen elemi,
Ömer! Savâik-i tel'in olur, iner tepene!
Yetîmin âhını yağmur duâsı zannetme:
O sayha ra'd-ı kazâdır ki gönderir ademe!
Ben götüreydim... Verir misin Çuvalı?
- Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:
Vebâli kendine âiddir İbni Hattâb'ın.
Kadın ne söyledi, Abbas, işitmedin mi demin?
Yarın huzûr-i İlâhide, kimseler, Ömer'in
Şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;
Evet, hilâfeti yüklenmiyeydi vaktiyle.
Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu,
Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu!
Bir ihtiyar kan bî-kes kalır, Ömer mes'ûl!
Yetîmin, girye-i hüsrân alır, Ömer mes'ûl!
Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!
Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:
O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer'i!
Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;
Ömer koğulmada her mâtemin civârından!
Ömer halife iken başka kim çıkar mes'ûl?
Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer zalûm ü cehûl!
Ömer'den isteniyor beklenen Muhammed'den...
Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen? ”
Bu sözler ne Ebu Mason için, ne de Necdet Sezer için anlam ifade etmeyecektir. Ama Gül ve Erdoğan için çok derin bir anlamı olduğunu biliyorum. Bu yüzden, bu sözleri duymak gönüllerini yorup, sancılarının artıracaktır.
Adı üstünde çocuk… Bir jeton için ölüme gitti. Kim bilir belki de yaptığının, bir haksızlık olduğunu öğretmediler o yavrucağa. Kim bilir belki de, o jetonu alacak parası yoktu ve o bekçi Nuh deyip Peygamber demeye yanaşmamıştı. Kim bilir belki de bilmediğimiz başka başka sebepler vardı…
Ama hiçbir sebep bu masum yavrunun canına değmezdi ve hiçbir mazereti haklı çıkaramazda!
Bir çocuğu bir jeton için, ölümüne kovalayan kişinin vicdanı rahat mı acaba? Bu işi görev bilinciyle mi yaptı böylece sorumluluğunu yerine getirmiş mi oldu? O bekçiye bu görevi verirken, çocuklara merhamet göstermesi gerektiğini söylemeyen tüm yetkililer bu vebalden kendilerini kurtaracaklarını mı sanıyorlar?
O yavrunun ölüm anındaki çığlığııııııııııııııını duyuyorlar mı bilmiyorum. Ama ortada bir gerçek var. Bir ' Dişli ' bir milyon dolarcık 'güvence' alırken, bir dişsiz 'masum çocuk' bir jetooooooooooooon için ölüme gitti. Haberiniz var mı?
Cumhurbaşkanımız Gül, seçildiği günlerde Güneydoğu'dan başlattığı ' toplumla Çankaya'yı barıştırma seferberliği ' diyebileceğimiz gezilere, neden ara verdi merak ediliyor? Gül'ün selefinin mazereti vardı. O bir solcu olarak, sağcılara oy veren bir halkı ziyaret edemezdi. Etse bile, bu asık suratın ziyareti sokaktan mukabele görmezdi.
Halkın ezici bir çoğunluğu, kendinden saydığı Gül'ün şehrine gelmesini ve sokakla, dolayısıyla halkla bütünleşmesini bekliyor. Evet, bir yılda selefinin tüm rekorlarını egale ettiğini biliyoruz. Ama yeter mi? Hayır.
Cumhurbaşkanımız her hafta en az bir ili ziyaret etmelidir. Bir yılda seksen bir ilin tümüne gitmiş olmalıdır. Ama bu ziyaretler yerel yönetimlerin şirincilik oyununa, israfa ve halka trafik çilesine dönüşmeden yapılmalıdır. Bu ziyaretlerde, devlet ricali ile görüşmekten ibaret olmamalıdır. Halk, Cumhurbaşkanı'nı sokakta tebessüm ederken, halka hal hatır sorarken görmek istiyor. Bu ziyaretler ekonomik gücü olan odaların yemek ziyafetleri yerine gönlü alınacak engelli, çevreci, tüketici vb sivil toplum örgütlerine yapılmalıdır.
Cumhurbaşkanı'nın Güneydoğu ziyareti nasıl büyük bir yankı meydana getirmişse, Hacı Bektaş ziyareti de aynı olmuştur. Cumhurbaşkanı futbol tribününde görüldüğü gibi, camide, kilisede, havrada, okulda, Kur'an Kursu'nda, işyerinde sokakta, derneklerde hatta bir fakirin evinde de görmek istiyor.
Sokak günümüzde küçümsense de, hayatın kalbi sokakta atar ve yediden yetmişe herkes sokaktadır. Ülke sokaklardan oluşur. Sokağa hâkim olan ülkeye hâkim olur. Türkiye, Cumhurbaşkanını sokaklarına davet ediyor.
Zor mu? Asla değil. Gül bunu başaracak güçte.
|



