|
Her Telden Her Dilden Naif Karabatak naifkarabatak@gmail.com / gazeteadiyaman.com
Metiner,{ PKK Siyaseti Kürtlere Zarar Veriyor }
Gazeteci-Yazar Mehmet Metiner’le yaptığım ve geçen hafta ilk bölümünü yayınladığım söyleşinin ikinci bölümüyle devam ediyoruz. İlk bölümünde ağırlıklı olarak Mehmet Metiner’i tanıtmaya çalıştım.
İkinci bölümde ise eleştiri alan yönlerini onun ağzından dinlemeyi ve gündemdeki konulara ilişkin görüşlerini öğrenmeyi amaçladım.
Özellikle söyleşinin ikinci bölümünün birçok kesimde geniş yankı bulacağına inanıyorum. Bugüne kadar hakkında yapılan suçlamalara ilk kez açık yüreklilikle ve oldukça sert yanıtlar verdi.
Söyleşinin hem benim açımdan, hem Metiner’e olumlu bakanlar ve hem de olumsuz bakanlar açısından doyurucu olduğuna da inanıyorum.
Kuşkusuz daha çok soru sormak, daha çok aydınlatıcı cevaplar almak isterdim ama hem onun zamanını almamak, hem yer sorunu, söyleşiyi ikiden üçe çıkarmanın anlamsız olduğunu düşündürdü.
Buyurun Her Telden Her Dilden’e…
{İşlerine Gelmediğinden Çarpıttılar}
![]() -Geçmişinize baktığımızda MSP/Akıncılar çizgisinden gelen birisiniz ancak daha sonra tam zıttı olan Hadep çizgisinde kendinize yer buldunuz, sahi bu nasıl oldu?
-Bunun nasıl olduğunu “ Yemyeşil Şeriat Bembeyaz Demokrasi ” adlı kitabımda uzun uzadıya anlattım. Hadep’ten ayrıldıktan hemen sonra da Taha Akyol’un CNN Türk’teki “ Eğrisi Doğrusu ” programında, Hadep’e hem niçin girdiğimi de neden ayrıldığımı açık yüreklilikle anlattım. Başka programlarda ve benimle yapılan söyleşilerde de bunu açıklığa kavuşturdum.
-Demek halen merak eden var…
Evet, birileri ısrarla ya anlamazlıktan geldi, ya da işlerine gelmediği için çarpıtarak sunmaya devam etti. Sizin iyi niyetle sorduğunuzdan elbette kuşkum yok.
-O zaman kuşkusu olanlara yönelik bir cevap diyelim…
Hala o bazılarının kafasındaki kuşkuyu dağıtmam için sorduğunuz için ayrıca teşekkür ederim. İşin aslını ve gerçeğini Gazete Adıyaman aracılığıyla bir kez daha özetle aktarayım.
Bildiğiniz üzere, 1999 yılında Abdullah Öcalan yakalandı. Bu bir dönüm noktasıydı. Öcalan, İmralı duruşmaları esnasında, o güne kadar savunduğu tüm tezlerden vazgeçerek “ortak vatan-tek devlet” temelinde “demokratik cumhuriyet” tezini gündemleştirdi.
-Bu tezle ne anlatılmak istendi?
“ Demokratik cumhuriyet ” tezi, özü itibariyle, her türlü etnik milliyetçiliği ve bölücülüğü dışlayan, yani etnik temelde devlet, federasyon ve otonomi taleplerini devre dışı bırakan bir anlayış üzerine oturuyordu.
Şiddet ve terör yöntemi lanetleniyordu. Öcalan tarafından yapılan çağrı üzerine PKK silahlı güçlerini sınır dışına çekiyordu. Tam da bu süreçte Hadep, kendini bu doğrultuda değiştirip dönüştürmek istediğini söylemeye başlamıştı. Bunun için Türkiye toplumuna anlamlı gelebilecek yeni siyasal aktörler arıyorlardı.
-Talep sizden mi gitti, teklif mi geldi?
Onlardan.. Bu süreçte bana da ısrarla talepte bulundular. Ben Öcalan’ın etnik ve siyasal bölücülüğü, şiddet ve terör yöntemini devre dışı bırakan “ demokratik Cumhuriyet ” tezinin hem Kürt sorununun çözümü için anlamlı bir kapı aralayacağına, hem de Türkiye toplumunun birlik ve beraberliğine ciddi katkı sunacağına inandığımı belirtmekle beraber yalnızca söylem düzeyinde katkı sunmamın yeterli olacağına inanıyordum.
Çünkü bu düşünceler benim de savunduğum düşüncelerdi. Öcalan bunu İmralı’da söylemeden önce ben Kürt sorununun çözümüne dair düşüncelerimi de dile getirdiğim kitabımda “ demokratik cumhuriyet ” tezini bu çerçevede işliyordum. Merak edenler “Cennet Düşü: İdeolojik Devletten Demokratik Devlete” adlı kitabıma bakabilirler. Bu kitabın Öcalan’ın yakalanmasından önce yayınlandığına da dikkat etsinler lütfen.
-Hadep’te siyaset yapmanız, sırf o cenahtan gelen bir talep üzerine mi oldu, başka etkenler de var mıydı?
Vardı, Hadep’in içinden ve dışından pek çok insan bu yeni değişim sürecine katkı sunmam ricasında bulundular.
-Siyasi ikbal beklentiniz var mıydı?
Niyetim, siyasi ikbal değildi. Çünkü Hadep ikbal kapısı değildi. Tam tersine geçmişindeki imajından ötürü tam bir ateş topuydu.
Hadep Türkiye’nin Partisi Olacaktı
-O zaman eleştirilerin olacağının da farkındaydınız?
Tabii ki, biz yeni bir Hadep yaratmak için çağrılıyorduk. “Türkiye’nin Partisi” haline dönüşmek istediğini söylüyordu Hadep. Hem Türkiye’yi zararlı bir terör belasından, hem de etnik milliyetçilik ve bölücülük tuzağından kurtarıp çözümün doğru adresinin üniter devlet temelinde demokratik ve barışçıl bir anlayışta olduğunu göstermek için bu ısrarlı teklife evet dedik.
-Çoğul kullandın, sizden başka kimse de var mıydı?
Biz diyorum, çünkü benimle beraber Altan Tan gibi değerli arkadaşlarımız da bu yeni sürece sırf bu niyetle katkı sunmak gerektiğine inandılar. Meselenin önü de bu arkası da. Özü de bu, gerçeği de…
-Öcalan farklı söyledi ama “ Siyasal alanı ele geçirmek isteğiyle geldiler ” demişti.
Son avukat görüşmesinde Öcalan, bizim Hadep’e giriş olayımızı çarpıtarak sunuyor. Diyor ki, “ siyasal alanı ele geçirmek isteğiyle geldiler. ” Sanki ben veya Altan Tan kendi isteğimizle ve ısrarımızla katılmışız gibi. Oysa HADEP çevresi defalarca ısrarda bulundular. Araya kıramayacağımız dostlarımızı soktular. Bu sürecin tanıkları hala yaşıyor.
HADEP eski Genel Başkanı Murat Bozlak hayatta. DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ve Sırrı Sakık gibi isimler umarım bu çarpıtma karşısında ses yükseltirler. Tabii bu arada dikkat çeken bir husus da şu: Öcalan, dünkü HADEP’in, bugünkü DTP’nin aslında kendi siyasal partileri olduğunu deklare etmiş oluyor. Şimdi başkaları çıkıp böyle bir ilişkiden söz edince “ ihbarcı ” diye suçlanıyor, ama Öcalan kalkıp kendisi söyleyince herkes sus-pus! Kesinlikle kendim isteyerek katılmadığım gibi öyle siyasal alanı ele geçirmek gibi bir niyetim de yoktu. Öyle olsaydı kalırdım. Kendi irademle ayrıldım. Israrlı “ geri dön! ” çağrılarına rağmen! Bu nasıl “ ele geçirme niyeti ”yse artık!...
-Kongrede konuşma metni de siz hazırlamıştınız…
Evet. Hadep’e katıldığımız kongrede önceki genel başkanın yaptığı konuşma metni, yeni dönemin bu anlayışını etraflıca dile getirmek üzere benim tarafımdan kaleme alınmıştı. Merak edenler, o konuşma metnini okuyabilirler. Uzunca bölümünü “Yemyeşil Şeriat Bembeyaz Demokrasi” adlı kitabımın Hadep serüvenimle ilgili bölümünde de aktardım. Oradaki düşünceler, Türkiye’nin lehine olan düşüncelerdi. Kürtlerin yararına olan düşüncelerdi.
Etnik Milliyetçiliğe ve Bölücülüğe Karşıyım
-O düşünceleri şimdi de savunuyor musunuz?
O düşüncelerin tümüne bugün de sahip çıkıyorum. Onlar yanlış düşünceler değildi. Hadep Genel Başkan Yardımcısı olarak katıldığım TV programlarında her türlü etnik milliyetçiliğe, bölücülüğe karşı olduğumuzu, her türlü terör ve şiddet eylemliliklerine karşı olduğumuzu da açık yüreklilikle dile getirmiş biriyim. Bunun aksine dair bir tek sözümü gösterecek olanlar varsa buyursunlar getirsinler diyorum.
-Buna rağmen eleştirildiniz…
Keşke eleştiri olsaydı. Düpedüz iftira ve karalamalarla karşı karşıya kaldım. Dedikodu ve karalamalar mert insanların tavrı olamaz. Hadep’e gitmemin hata olduğunu söyleyip eleştirenler çıkarsa saygıyla karşılarım. Çünkü kendim de bunun özeleştirisini yaptım. Ama Hadep’teyken sanki bölücülük yapmışım veya PKK’cılık yapmışım gibi sunanlar, açıkça belirteyim ki, iftirada bulunuyorlar.
Demokratik Cumhuriyet Anlayışına Sahip Değiller
-Peki Hadep’ten neden ayrıldınız. Bu sizin giderkenki hayalinizin gerçekle bağdaşmaması mı yoksa?
Açıkça belirttim bunu kitabımda, girdikten sonra bir de ne göreyim? Partinin üst düzey yöneticilerinin tamamına yakını- o tarihte genel başkan olan Murat Bozlak ve birkaç arkadaş hariç- kamuoyuna deklare ettiğimiz bu “demokratik cumhuriyet” anlayışına sahip değiller.
-O zaman taktik.
Evet. Bu değişimin stratejik değil, taktiksel bir değişim olduğunu görmüş olmam, beni derinden sarstı. Ayrıca Marksist-Stalinist bir kafa yapısına sahip olan üst düzey yöneticiler, Kürt toplumunun değer yargılarını da hiç önemsemiyorlardı. Kısacası değişim iddiaları sözdeydi, özde değil. Bir dindar olarak Kürt toplumuna Marksist-Stalinist bir ideolojinin enjekte edilmesine seyirci kalmamız elbette düşünülemezdi. Ayrıca bir demokrat olarak da, sözde değişimci, ama özde statükocu olan bu anlayışa payanda olmamız mümkün değildi. Biz hangi niyetlerle gitmiştik, nelerle karşılaşmıştık!
Benimsenmem Birilerini Rahatsız Etti
-Ama Hadep kitlesi sizi benimsemişti sanki…
Hadep kitlesinin kısa sürede beni benimsemiş olması ve o kitle üzerinde giderek belirgin bir siyasal etkinliğe sahip olduğumun görülmesi de, statükocu elitleri rahatsız etti. Kıskançlıklar, ayak oyunları, kaba davranışlar, ayrımcı ve dışlayıcı yaklaşımlar aldı başını yürüdü. Bu durumda bana düşen ayrılmaktı elbette.
-Hadep’te ne kadar kaldınız?
Ben daha 6. ayın içinde iken istifa ettim. Ancak genel başkan Bozlak’ın ricası üzerine istifamı geri aldım. 11’inci ayın sonunda da kesin istifamı sunarak ayrıldım. Hepsi topu 11 aylık bir süreçtir bu.
-Şimdi geriye dönüp baktığınızda hata mıydı?
Siyaseten hata mıydı? Hiç kuşkusuz! Ama hiç hata yapmamak mümkün mü? Bence değil! Bazen kimi hatalar ağır bedeller ödettirse bile son tahlilde insanı zenginleştiriyor zihnen ve tecrübe olarak…
-Hayaliniz gerçekleşse, yani Hadep’i Türkiye Partisi yapsaydınız ne olurdu?
HADEP’i o tarihte “ Türkiye partisi ”ne dönüştürmüş olsaydık bugün Kürt sorunu da çözülmüş olacaktı. Ayrıca Türkiye’de demokrasi de kökleşmiş olurdu.
-Çözümsüzlükten nemalananlar mı var?
Gördüğüm o ki, Kürt sorununun çözümsüzlüğünden sadece PKK karşıtı çevreler nemalanmıyorlar, PKK’nın bizzat kendisi de bundan nemalanıyor. Nitekim AK Parti döneminde, tam da AB reformları doğrultusunda demokrasinin derinleştirilmek istendiği bir süreçte tekrar silaha sarıldılar.
Hadep’ten ayrılmamı sağlayan nedenlerden biri de, tekrar gerilim ve şiddet siyasetine partinin o sözünü ettiğim statükocu elitleri tarafından sürüklenmiş olmasıdır. PKK’nın silahlı şiddet politikası kaçınılmaz olarak Türkiye’de demokrasiye karşı Ergenekoncu-ulusalcı çevreleri palazlandırıyor. Ergenekoncu-ulusalcı çevrelerin pervasız söylemleri ve şiddet politikaları da PKK’yı besliyor. Dahası, PKK dolayısıyla askerin siyasi sistem içindeki rolü ağırlıklı hale dönüşüyor.
-Sonuç?
Sonuç, Kürt sorununun çözümsüzlüğü… Boşuna akan kanlar… Demokrasiye geçiş sürecimizin ertelenmesi… Nerden nereye diyeceğinizi biliyorum, ama içim o kadar dolu ki, hepsini dökmek istiyorum…
-Bunun için bu söyleşiyi yapıyoruz ya…
Kürtlere zarar veren PKK siyaseti, Türklere kaybettiren gelenekselci-statükocu politikalar artık her iki toplum tarafından da mahkûm edilmelidir.
Hodri Meydan!
-11 ay süren Hadep maceranız anlaşılmadı o zaman?
Bana en çok rahatsızlık veren, Hadep sürecimin niyetimden bağımsız okunmasıdır. Bazılarının mal bulmuş mağribi gibi saldırmasıdır. Her türlü edep, ahlak ve bilimsellik ölçülerinin dışında… Kürtçülüğümü Hadep dolayısıyla dillerine dolayanlar, nedense bir tek sözümü bugüne kadar önüme koyabilmiş değiller. Hodri meydan diyorum, getirsinler bir tek demecimi veya sözümü! İşte “ Kürtçülük ” bu desinler de edebince ve adabınca tartışalım!... Ama getiremezler. Çünkü yok. O yüzden hep afakî konuşuyorlar, desteksiz atıyorlar. “ Çamur at, tutmazsa izi kalır! ” misali. Mertçe bir kavga değil onlarınki. Oysa ben onları bile düşman görmeyen bir anlayışa sahibim. Ama Ahmet Arif gibi düşünenlerdenim. Ne der büyük ozan: “ Erkekçe olsun isterim/Dostluk da düşmanlık ta. ” Sen de şair gibi, hemen arkasından “ hiçbirisi olmaz hâlbuki ” demeyesin! Olmalı! Mutlaka olmalı!
Kimseyle Siyaseten Yarış İçinde Değilim
-Sizi değerlendirenler sıklıkla “zikzak” çizdiğinizi söylerler, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
-“ Dinime dahleden bari Müslüman olsa! ” diye bir söz vardır. Bunu söyleyenlerin zik-zakçılıklarıyla uğraşacak vaktim yok benim. Ayrıca onlarla siyaseten yarış içinde de değilim. Benim kulvarım çok farklı. Merak etmesinler, o kifayetsiz muhterislerin ideolojik ve siyasi mahallelerinde dükkân açmayı düşünmüyorum. Şeyhlik iddiasında değilim ki mürit toplayayım. Üstatlık iddiasında değilim ki, çevreme yandaş toplama hevesi içinde olayım. Örgüt veya cemaat lideri değilim ki, onlardan adam devşireyim!
-Ama konuşuluyorsun…
Oldum olası Mehmet Metiner’le uğraşıyor o birileri. Hep de düzeysiz dedikodu ve karalamalarla… Söylediklerinde tartışılacak bir yan olsa baş göz üstüne derim. Bir dedikodu ortaya sürüyorlar veya cifos atıyorlar, hadi yanıt ver veya temizle diyorlar. Olmayan bir şey için ne diyebilirim ki! Dedikodulara siz olsanız ne yanıt verebilirsiniz ki!
-Bu karalamaların dışındasınız yani?
Değerli hemşerilerim bilsin isterim ki, Mehmet Metiner, o çamur siyaseti izleyenlerin hepsinden çok daha temizdir. Varsa yürekleri somut iddia ve delillerle çıksınlar karşıma. Ama çıkamazlar. Karanlık ve kuytu köşelerde dedikodu üretmekle uğraşırlar. Sonra da kalkar utanmadan “ gıybet, dedikodu, iftira büyük günahtır ” edebiyatıyla dindarlık taslarlar.
Çok ayıp, çok! Yüzüme karşı yalakalık yapanlar arkamdan konuşuyorlarsa oturup ahlaki konumlarını sorgulamalıdırlar derim. Dahası, benden bin kat daha kirli ve şaibeli olan güç sahiplerinin arkasında utanmadan saf tutabiliyorlarsa, oturup kendilerini sorgulamalıdırlar derim. Hiçbir yolsuzluktan ve arsızlıktan yargılanmış değilim. Bırakınız sanık sıfatıyla yargılanmayı tanık sıfatıyla bile dinlenmiş değilim. Yani anlayacağınız veremeyeceğim hiçbir hesabım yok benim. Yeter ki karşıma mertçe çıksınlar.
Dün Zikzakla Suçladıkları Şimdi Başköşede
-Bir zikzak yok o zaman…
Açıkça ve iyi niyetle sorduğunuz için yanıt vereyim: Hadep’e gidip gelmenin dışında ne tür bir zik-zak çizmişim ben? Demokrasi mücadelesine katkı sunmak isteyen herkesle geçmişte beraber olduğum gibi bugün de beraber olurum. Dün Ali Bayramoğlu, Cengiz Çandar vb. isimlerle beraber olduğum için beni eleştirenler, bugün bu isimlere gazetelerinin başköşelerini açmamışlar mı, onların yazdıklarıyla kendilerine yol yordam belirlemiyorlar mı? Oysa Bayramoğlu ve Cengiz Çandar gibiler de başkaları tarafından “ zikzakçı ” ve “ dönek ” diye suçlanan isimlerdir. Ama nedense bizim camia, yani dindar-muhafazakâr-İslamcı mahalle, bu isimleri baş tacı ediyor.
Bunu eleştirmek için söylemiyorum asla. Yaptıkları yanlış değil. Üstelik bu isimler benim yakın dostlarım, değer verdiğim dostlarım. Dediğim doğru anlaşılsın lütfen: Baş tacı edilenlere bir bakınız diyorum, hepsi “ zikzakçı ” ve “ dönek ” diye suçlananlar değil midir?
Nazlı Ilıcak daha önce kimin yanındaydı? Sevgili dostum Mümtaz’er Türköne Tansu Çiller’in danışmanı değil miydi? Eşi şimdi AK Parti milletvekili. Kendisi de Ak Parti’ye çok önemli katkılar sunan biri… Peki ya Cemil Çiçek’e ne demeli? Zik-zakçı ve dönek mi? Dengir Fırat, Hüseyin Çelik gibi Ak Parti’nin önde gelen isimleri nerden geldiler, hangi gelenekten geldiler, hangi partiden gelip Ak Parti’de karar kıldılar?
Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül için de bazıları aynı suçlamaları getirmiyor mu? Doğrusu, Başbakan Erdoğan’ın arkasında duran kitlenin içinden birilerinin Mehmet Metiner söz konusu olduğunda bu tür düzeysiz suçlamalar getiriyor olması, ilkesellikle de dürüstlükle de bağdaşmaz. Çünkü aynı bakış açısı, bumerang gibi döner kendilerini vurur.
Başbakan Erdoğan’ın RP döneminde söyledikleriyle bugün söylediklerini yan yana koyunuz bakalım. Nasıl bir değişimin söz konusu olduğunu görürsünüz. RP’den veya Erbakan’dan ayrıldı diye, “ Milli Görüş gömleğini değiştirdi ” diye Erdoğan zikzakçı ve dönek mi oldu yani? Ayıp, çok ayıp! Bu tür düzeysizliklere itibar edenlere acıyorum sadece. “ Evet, Erdoğan dönek ” diyen o mücahitlere bir hatırlatmada bulunayım öyleyse. O da şu: Fazilet Partisi bizzat Erbakan’ın kurduğu bir partiydi. Partinin tüm kurucu aktörlerini de Erbakan belirlemişti. Ben o tarihte genel başkan Recai Kutan’ın danışmanıydım. Erbakan’ın oluruyla Fazilet Partisi’nin yeni dönem siyasasını belirleyecek bir programatik hazırlamıştım.
-Beğenildi mi?
Erbakan hazırladığım programı çok beğendi. Recai Kutan’ın genel başkan seçildiği kongredeki konuşma metnini de ben kaleme aldım. Grup konuşmalarının büyük çoğunluğunu da ben hazırlıyordum. Orada savunulan düşünceler, sonradan Ak Parti tarafından detaylandırılarak ete kemiğe büründürüldü.
Ak Parti, Fazilet Parti’sinin inkârı üzerine kurulan bir parti değildi; FP’nin temel tezlerini daha sistematik ve derinlikli bir bütünlüğe kavuşturan bir partidir... Dileyenler her iki partinin tezlerini mukayeseli olarak inceleyebilirler. Sonra ne oldu? Fazilet’in Milli Görüş geleneğinden sapma olduğu iddia edildi. FP döneminde Avrupa Birliği savunuluyordu mesela. Ama sonradan AB karşıtlığı üzerinden eski politikalara dönüldü. Şimdi bunlar zik-zak mıdır, döneklik midir, kaypaklı mıdır? Bu düşük kelimelerle mi analiz yapacağız veya tartışacağız! Ayıp, çok ayıp gerçekten? Ne dindarlıkla ne de insanlıkla bağdaşır bu tür yaklaşımlar! Bu kadar nefret ve önyargı, insandaki adalet duygusunu, hakkaniyet duygusunu öldürür!
Hayatın Kendisi Zikzak
-O zaman zikzak değil, değişim…
Hayat yolunda ilerlerken zikzak yapmamak mümkün değildir. Hayatın kendisi zikzaklarla dolu değil midir? Bütün yollar zikzaklıdır, görmüyorlarsa, başlarını duvara vursunlar, ne yapayım? Zikzaktan kastım, düşünce değiştirmektir. Düşüncelerini din gibi algılayanlar için bu sözümün bir anlamı olmayabilir, ama ben düşüncelerine tapan biri değilim.
Düşünce değiştirmenin de anlamlı bir entelektüel çaba olduğuna inanıyorum. Dünyayı birbirine bağlayan karayolları da havayolları da hep zikzaklıdır. Burnunun dikine gidenler iyi sürücü değildirler. İyi sürücü, yol koşullarına göre pozisyon alan sürücüdür. Biliyorum bu sözüme de o birileri farklı ve yanlış bir anlam yükleyeceklerdir….
-Peki anlatmak istediğiniz ne?
Burada ilkesel bir değişimden bahsetmiyorum. Din değiştirmekten de bahsetmiyorum. Ama dine dair anlayışlarımızı pekala değiştirebiliriz. Dün Taliban gibi düşünüyor idiysek bugün farklı düşünebiliriz. Mezheplerin çeşitliliğini nasıl açıklayabiliriz peki?
Mevlana’nın pergel metaforu
-Bunun ilkesi nedir?
İlke şudur: Kur’an ayetleri değişmez, ama o ayetlerin anlamları değişir. Zamanın değişmesiyle birlikte ahkâm da değişir. Yani din yerli yerinde kalır, dini nasslar olduğu gibi yerinde durur, ama dine dair anlayışlarımız değişebilir, dini anlayışlarımız çeşitlilik arz edebilir. Bunun adına zikzak diyenler, kendi düşüncelerine taptıklarını bilmiyorlarsa öğrensinler.
Düşünceperestlik, bir tür putperestliktir. Belki şirk veya küfür içermez, ama müthiş bir enaniyet içerir. Rahatsız edici bir benmerkezcilik içerir. “Benim düşüncem en doğrudur” demek yerine, “yalnızca benim düşüncem doğrudur” diyenler, kendi dini anlayışlarını dinin bizatihi kendisi gibi sunanlar, bu benmerkezci eğilimleri dolayısıyla ciddi bir kavgaya neden oluyorlar. Bence çoğulculuğu ve demokrasiyi boğan bu zihniyetle hesaplaşmak, din adına da bir gerekliliktir. Ben Mevlana’nın pergel metaforunu çok önemserim.
-O nasıl oluyor?
Pergelin bir ayağı, sabittir. Ama öbür ayağı dolanır durur. Bizim de bir ayağımız sabitelerimizde olmalı, ama öteki ayağımız da bütün bir dünyayı dolaşmalı. Yüzümüz bütün bir dünyaya ve dünyadaki gelişmelere dönük olmalı.
Zikzakçıyım, var mı diyeceğiniz?
-Peki bütün bunlara rağmen zikzak çizdiğinizi söyleyenlere ne dersiniz?
O dedikoduculara mertçe yanıt vereyim izninizle. Her mertlikte bir parça saklı olan sertliği değerli hemşerilerimizin anlayışla karşılayacağımı umarak belirteyim. Evet, zikzakçıyım. Var mı diyeceğiniz? Hem size ne? Söylediklerime inanırsız veya inanmazsınız. Sözümün kendisine karşı bir sözünüz varsa buyurun getirin, ama sırf sözümün gücünü kırmak için belden aşağı vurmalara itibar gösteren bir ahlaka sahipseniz, sizinkisi dinin tasvip etiği bir ahlak değil diyorum.
Boş verin benim ne kadar dindar olup olmadığımı, asıl siz ne kadar dindarsınız ona bakın diyorum. Siz dindarlık iddianızla çelişmeyecek bir güzel ahlak üzere olun diyorum. Din size her duyduğunuzu söylemeyin demiyor mu? Her duyduğunuzu yaymanızın günah olduğunu söylemiyor mu? Suizandan kaçınmasını salık vermiyor mu? Dedikodu, gıybet ve iftira türü manevi hastalıklara karşı sizi özellikle uyarmıyor mu? Peki bu haliniz ne?
Tecessüs, yani başkalarının gizlisini-saklısını araştırmak haram değil midir? Elinizde delil veya belge olmadan atıp tutmanız hangi ahlaka sığar? Kendinizi sorgularsanız arınırsınız ancak. İşte ben gönül rahatlığıyla söylüyorum. Evet, ben hayat yolunda dönemeçlerle karşılaştığımda direksiyonu yolun genel istikametine uygun kırmak gerektiğine inananlardan biriyim. Yanlışlık bunun neresinde?
-Bu istikametin yönü?
Benim istikametim, hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik devlete doğrudur… Bunun inancımla da dinimle de çelişmediğine inanıyorum. Demokrasi mücadelesi veren herkesle yol arkadaşlığına varım, ama kendi farklılığımı koruyarak…
Bir yazar ve entelektüel olarak da düşünceperestliğe karşıyım.
Sınırlı bilgilerle dünyayı okuyoruz her birimiz sonuçta. Her yeni bilgiyle zenginleşiyoruz. Okuma sürecimiz devam ediyor. Başkalarıyla kendini çoğaltmayı önemseyenler, kendi doğrularıyla yüzleşmekten korkmazlar. Bazen bir dönem için doğru kabul ettiğimiz şeyler pekâlâ bir sonraki dönem için yanlış hale gelebilir. Veya bazen yanlışa doğru diye kucak açmış olabiliriz sınırlı bilgilerimizle veya içine doğduğumuz aidiyetlerimiz veya içinde yaşamak zorunda olduğumuz cemaatlar ve partiler dolayısıyla.. Şimdi doğruyu gördüğümüzde dönek demesinler diye yanlışta ısrar mı edeceğiz yani? Ben kendi adıma yanlışta ısrar etmektense dönek diye suçlanmayı göze alanlardan biriyim.
Zik-zak yapmamak için duvara toslamayı veya arabayı devirmeyi marifet bilenler varsa, onlara da söyleyecek sözüm olmaz. Herkes bildiği gibi hareket etsin. Ama bir diğerini suçlamadan…Ahlaki düzeyi düşük suçlamaların arkasına sığınmadan yapsın bunu….
AK Parti’nin Düşüncelerini Paylaşıyorum
-Bugünlerde AK Partili bir yazar haline dönüştüğünüz söyleniyor, bu AK Partili olmakla mı alakalı, yoksa konjonktürün getirdiği bir tercih mi?
AK Parti’nin kayıtlı üyesi değilim. Aktif siyaseti de bırakmış biriyim. Ama Ak Parti’nin düşüncelerini paylaşıyorum. Başbakan Erdoğan’ı da yürekten destekliyorum. Ak Parti politikalarıyla Türkiye’de demokrasinin derinleşebileceğine inanıyorum. Bu düşünceler, 1993’te Yeni Zemin dergisini çıkarmaya başladığımız andan itibaren savunduğumuz düşüncelerdir. İnsanın kendi düşüncelerini savunmasından daha doğal ne olabilir ki?
-Konjonktür değil o zaman?
Benimkisinin konjonktür hazretleriyle bir alakası yok… Ama konjonktürel kimi gelişmeler, kaçınılmaz olarak, Ak Parti’yi savunmayı daha bir gerekli kılmış olabilir…
-Mesela?
Sözgelimi, 27 Nisan askeri bildirisi… Ak Parti için açılan kapatma davası… Ergenekoncu-ulusalcı zevatın darbe koşullarını oluşturmak için giriştikleri faaliyetler… Seçim öncesinde Ergenekoncu-ulusalcıların psikolojik harekat veya özel harp yöntemleri eşliğinde tertipledikleri Cumhuriyet mitingleri… Başörtüsü yasağı vb…. Tabii bütün bunlar, demokrasi savunusuyla birebir ilintili konulardır… Sahiden demokrat iseniz, Ak Parti’nin şahsında demokrasiye yöneltilmiş her türlü tehdide de karşı durmak gerektiğine inanırsınız. Bazıları bunu Ak Partililik biçiminde bilerek yanlış sunuyorlar.
-Demokratik sisteme sahip çıkmakla aynı yani…
Türkiye’de demokratik sisteme sahip çıkmak ile Ak Parti’ye sahip çıkmak örtüşmüş durumda. Dolayısıyla bu tür bir benzetme sadece benim için değil başka yazarlar için de kullanılıyor. Ama benim özel bir durumum var.
-Nasıl?
Geçmişte Sayın Başbakanla çok yakın çalışmış biriyim. RP il başkanlığı ve belediye başkanlığı döneminde danışmanlığını yapmışım. Aynı siyasal düşünceleri paylaşıyoruz bugün. Hem geçmişe dayanan yakın ilişkimiz, hem de bugün süren yakın ilişkimiz dolayısıyla pek tabii Ak Parti’yi hem siyasal düşünceleri, hem de duygusal ilişkimiz dolayısıyla savunan biriyim…
Doğru Kimden Gelirse Gelsin Yürekten Savunurum
-Ya yanlış yaparsa?
Ak Parti yanlış yaptığında da eleştirmek gerektiğine inanan bir anlayışa sahibim… Ama burada da benim tarzım farklı…
Böyle bir şey söz konusu olduğunda Ak Parti’nin ne yapması gerektiğine inandığımı söylüyorum. Yani doğrudan eleştirmek yerine önerilerle katkıda bulunma yolunu tercih ediyorum. Böylelikle yanlış gördüğüm bir siyasayı da zımnen eleştirmiş oluyorum. Sonuçta Ak Parti oy verdiğim bir parti…
Kendisi için fiilen çalıştığım bir parti… Herkesin de oy vermesine inandığım bir parti… Ama tekrar belirteyim, ben doğru kimden gelirse gelsin yürekten savunan biriyim. MHP lideri Bahçeli’yi de savunduğum yerler olmuştur, CHP lideri Baykal’ı da…
-O zaman 367 meselesinden başlayan bir hukuksuzluklar zinciri insanı mecburen AK Partili mi yapar?
Benimkisi mecburiyetten kaynaklanan bir Ak Partililik veya üyelik bazında bir Ak Partililik değil, benimkisi siyasal düşüncelerim dolayısıyla gönüllü bir Ak Partililik… Bir de özel konumumdan kaynaklanan nedenlerle tamamen gönüllü bir Ak Partililik…
Hiçbir Ülkenin Adamı Değilim
-Yoksa sizde bir ülkenin enforme ettiği yazarlardan mısınız, sahi sizi de fişlememişler mi?
Hiçbir ülkenin adamı değilim. Ben Türkiye’nin adamıyım. Kendi ülkemin çıkarlarını her şeyin üstünde tutarım. Ben bu anlamda Türkiye milliyetçisiyim. Hiçbir ülke beni satın alamaz. Bugüne kadar hiçbir ülke beni Türkiye aleyhine enforme edememiştir. Hiçbir ülkenin ilgili ve yetkili kişilerden bilgi de edinmiş değilim. Ama bazıları Amerikancı diye suçluyorlar beni. Bazıları Barzanici vs… Ortadoğu’ya yönelik farklı değerlendirmelerim var… Irak’taki gelişmelere dair farklı bir perspektifim var… Bunları da yazılarımda dile getiriyorum… Taliban rejimi devrildiğinde rahatsızlık duymadım. Saddam rejimi alaşağı edildiğinde de hiçbir şekilde rahatsızlık duymadım…
-Ya ABD’nin Irak’a girmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
ABD’nin işgalci bir güç olduğuna tabii ki inanıyorum, ama Güney’de Şiilerin ve Kuzey’de Kürtlerin ABD ile işbirliği yapmış olmalarına bakarak onları “ABD’nin uşakları” diye suçlayan veya ABD müdahalesinden önce meydanlara dökülüp “Dayan Saddam dayan!” diyen sol-sağ Ergenekoncu-ulusalcı zevat ile aynı düşünmediğim gibi, “Haydi Irak’a cihada, şehadet vaktidir” diyen sözüm ona radikal dinci çevrelerin söylemini de hayli sorunlu bularak eleştirdim. Bu beni birilerinin nezdinde Amerikancı yapmış olabilir. Belki öyle fişlemiş olabilirler… Bilmiyorum doğrusu… Belki birileri de Barzanici diye fişlemiş olabilir.. Kürtçü diye fişlemiş olabilir… Ne olduğumu çok iyi biliyorum, ne olmadığımı da…
-Türk olmakla, Türkçü olmanın farkını sorsam nasıl cevaplarsınız?
Türk olmak, içine doğulan bir aidiyettir. Etnik aidiyetler, tek başına hiçbir değer ifade etmezler. Türkçü olmak, Türk’ü değerli var sayan etnikçi bir yaklaşımın adıdır. Birinin içine doğuyorsunuz, diğerinin içinde siyaset yapıyorsunuz.
Kürt Türk’ten, Türk Kürt’ten üstün değildir.
-Aynı soruyu Kürt olmakla, Kürtçü olmak için sorsam ne dersiniz?
Aynı yanıtı veririm. Kürt olmak da tıpkı Türk olmak veya Arap olmak gibi bir şeydir. Tek başına değer ifade etmez. Ama bir Türk veya bir Kürt seçtiği başkaca özellikler dolayısıyla değerli olabilir. Yoksa bir insan sırf Türk’tür veya Kürt’tür diye değerli değildir.
Etnik kimlikler insanlar birbirlerini tanısınlar diye gereklidir, ancak buradan bir değer ideolojisi üretmeye kalkışmak insanların felaketine yol açar. Etnik milliyetçilikler işte böylesine lanetli ideolojilerin adıdır. Hiçbir Kürt Türk’ten veya hiçbir Türk Kürt’ten üstün değildir. Ama ahlaklı ve adaletli bir Türk, bu özelliklerden yoksun bin Kürt’ten daha tercihe şayandır.
Kürtçülük veya Türkçülük bu tercihi ortadan kaldıran etnik milliyetçi ideolojilerin adıdır. Bir başka deyişle, sırf değer ölçüsü olarak Türk’ü veya Kürdü alan, ait olduğu etnik kimliği diğer kimliklerden üstün tutan ve değerli addeden bir zararlı anlayışın adıdır. “ Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur ” gibi yaklaşımlar, dini anlayışla da insanlık anlayışıyla da kabil-i telif bir anlayış değildir. “ Yeter ki Türk olsun ” veya “ Kürt olsun da ne olursa olsun ” yaklaşımı da ırkçılıktır.
Bu anlamda Kürtçülük veya Türkçülük bütünüyle menfidir. Ama bir Türk veya Kürt ait olduğu toplumun daha bir yücelmesi için mücadele verebilir. Bu ırkçılık değildir. Bediüzzaman Said Nursi buna müspet milliyetçilik diyor. Bazıları Türklükle veya Kürtlükle övünülebilir diyor. Doğrusu, ben, ne Türklüğün ne Kürtlüğün ne de Araplığın övünülecek yanı olduğuna inanmıyorum. Türk olmak da Kürt olmak da övünç vesilesi değildir. “ Allah’ın seçtiği kurtulmuş millet ” nazariyesini herhangi bir etnik topluluğa indirgemek, bence etnik milliyetçiliğin dinsellikle kılıflanmış halidir. Bundan da kaçınmak gerekir. Allah hiçbir kavme veya ırka imtiyaz tanımamıştır. Bu seçilmişlik teorisi, Yahudilere ait sapkın dinsellik-milliyetçilik karması bir anlayışın adıdır. Dikkat etmek lazım…
Kürdüm, Ama Kürtçü Değilim
-O zaman Kürtsünüz ama Kürtçü değilsiniz?
Ben etnik aidiyetim itibariyle Kürdüm, ama Kürtçü değilim. Kürtlerin de tıpkı diğer kavimler hangi haklara sahip iseler aynı haklara sahip olmaları gerektiğine inanıyorum. Kürtlerin de her bakımdan müreffeh olması gerektiğine inanıyorum. Ama aynı şey Türkler ve diğer tüm kavimler için de diliyorum… Herkes için diliyorum… Ayrıca şuna inanıyorum.
Etnik aidiyetlerimiz farklı olabilir, ama hepimiz bir tek milletiz. Buradaki milletin, ulustan farklı olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı? “ Millet ” tanımlaması, ırki bir tanımlama değildir. “ Millet ” tanımlaması içinde farklı ırkların bütünlüğü vardır, önceliği veya ayrıcalığı yoktur. Hiyerarşik bir ilişki söz konusu değildir. Bir üst veya alt ilişkisi söz konusu değildir.
Yan yana ve omuz omuza bir diziliş söz konusudur. En üsttekinin hakları ile en alttakinin hakları arasında da bir fark yoktur. Sayısal çoklukları dolayısıyla da hiçbirisi bir diğerin daha fazla hak ve imtiyaza sahip değildir. “ Millet ” tanımlaması, din aidiyeti üzerinde şekillenir. Dinsel ve tarihsel beraberlik, bu tanımlamanın özünü belirler. Devamı İçin
|