|
Bağımız yok ama üzümümüz var!
Bir Milyon Fikir Editörü A.Şebnem’in tarih takıntısı(!) olmalı ki, her özel güne, her güzel güne dosya açar; “ Naif! Unutmayasın falanca tarihte, falanca olay olmuştu ” diye kibarca yazı konusu verir.
Eh alıştık artık…
Şimdi o demeden biz kendimize görev biçmeye başladık. Harıl harıl takvim yapraklarını kurcalıyoruz. Sırada 17 Ağustos’ta meydana gelen acı sonucu olan deprem var, ardından 30 Ağustos Zafer Bayramı ve sonrasında Ramazan…
Bugün 1 Ağustos, e tarih yapraklarına bakıyorum önemli bir şey yok.
Yok dediysek o kadar da değil yani. Mesela Osmanlı Devletinin Kurucusu Osman Bey 1326 yılında bugün vefat etmişti.
Bir de takvim yaprakları bugün Greenwich (orası neresi ya!) saatiyle 10.04’de içtima olacağını yazıyor ama ben askerliği bitireli 22 koca yıl oldu. Henüz kızları da askere almadıklarına göre A.Şebnem de içtimaya çıkamayacak, kimi çıkarsak acep?!
***
Ama hemen 1 Ağustos’a takılı kaldığımı sanmayın.
Bu ay yazın son ayı, gelecek ay sonbahara Ramazan ayıyla birlikte gireceğiz. Yani güzelim yaz, yerini sonbaharın serinliğine bırakacak.
Hem iyi biliyoruz ki, her yazın bir sonbaharı varsa, her kışın bir baharı, her baharın da mutlaka bir yazı vardır.
***
Peki eskiden bu aylarda ne yaparlardı dersiniz, hiç merak ettiniz mi?
Çocukluğumda Ramazan ayı Ağustos’a denk gelmişti.
Oruç henüz farz olmamasına rağmen, biz kendimizce bazen öğleye kadar, bazen ikindiye kadar tutar veya tuttuğumuzu sanırdık.
O bunaltıcı sıcaklarda oruç tutmak da kolay değildi yani...
Biz sıcaklardan şikâyet ettikçe dedem; “ Değmeyin koruklar üzüm olacak, bu sıcaklar gerekli ” derdi.
Biz de sesimizi çıkarmazdık(!) ki koruklar üzüm olsun diye…
Ben hatırlamıyorum ama çocukluğumda dedemlerin bağı varmış. O tarihlerde her Adıyamanlının bir şekilde bağla işi olurmuş. Ya icarlarlarmış (kiralamak) ya da bağı olanlar kendileri yaparmış. Bazıları da yarıcılık yaparak mal sahibiyle ortak bağcılık yaparlarmış.
İşte korukların üzüme döndüğü bu ayda bağcılıkla uğraşanların işleri hayli fazla olurmuş.
Hem de ürün almak gibi bir mutluluk var.
Siz hiç bağ fidelerinde salkımla üzümü toplayıp tadına baktınız mı?
O tarihlerde Adıyaman’ın dört bir yanı bağlarla çevriliydi. Şimdi “ derman ” diye arasak zor buluyoruz.
İşte o tarihlerde bakalım neler yaparlarmış, bağcılıkla uğraşan Adıyamanlılar…
***
Öncelikle söyleyeyim, bağcılık bir aile uğraşısıydı. Yani evde baba, anne, çocuklar, gelinler, damatlar, torunlar.. hasılı kimler varsa ortak şekilde, hiç usanmadan, bıkmadan ve zevkle yaptıkları bir işti.
Adıyaman’da üzümden hiç kimse “ şarap ” yapmazdı ama pekmez, pestil (bastık), kesme, sirke ve kuru üzüm yaparlardı.
Bunun içinde öncelikle bütün bir aile bağa gider, üzümler kesilir, toplanan üzümler sepete konur, hatta bazen evde kap-kaçak ne varsa götürülüp hepsi ağzına kadar doldurulurdu. Bu doldurmaya Adıyaman’da “ sileleme ” derlerdi.
Toplanan üzümler bağda kaynatılacaksa, bağ evine taşınır. Yoksa da at arabasıyla veya eşeklerle eve taşınarak ayıklanıp, temizlenir, bol suda yıkanırdı.
Yıkamadan sonra genellikle “ Çurun ” dediğimiz yere üzümler torbaların içine konularak ezilirdi. Bu işlem üzümün posası çıkana kadar devam eder, sıkılan üzüm suları da büyükçe kazanlara (mahsere kazanı) kevgirle süzmek suretiyle konulup kaynatılırdı.
Üzüm suyunun köpüğünü almak için de bir miktar şire toprağı eklenirdi. Üzüm suyu bulamaç oluncaya kadar ağır ağır karıştırılır, içerisine de bir miktar susam (küncü) eklenirdi. Böylece bastık bulamacı hazır hale getirilirdi.
Üzüm posası da heba edilmez çuvallarda bekletilip, daha sonra sirke yapımında kullanılırdı.
Üzüm bulamacı tamamlandığında sitillere doldurulur, özellikle evin gençleri dama serili bezlerin üzerine bu bulamaçları taşırdı.
Bezin başında bulunan bir kadın ise etrafa saçmadan bulambaçları bezin üzerine sererdi. Sermek içinde malaya benzer tahtalar kullanılırdı.
Bu işlem devam ede dursun, tıpkı bulgur kaynatmada veya kavurmada olduğu gibi komşulara ikram faslı da başlardı.
Bir kâseye doldurulan bulambaçın üzerine susam, kırılmış ceviz içi veya badem serpiştirilerek ikram edilirdi.
Bezin üzerine serilen bulambaçlar güneşin etkisiyle kurumaya bırakılır, tam kuruduktan sonra da bastık halini alırdı.
Bastığı bezden sökmek için, ıslak bez yardımıyla diğer bezin altı ıslatılır ve bastıklar çekiştirilerek çıkarılırdı. Çıkarılan bastıklar kare şeklinde katlanır “ Şuka ” dediğimiz hale getirilirdi.
Katlanan bastıklar ya torbalara konur ya da küplere yerleştirilirdi. Yine bastığın yanında kesme, kuru üzüm gibi kışlık yiyeceklerde aynı şekilde saklanırdı.
Uzun kış gecelerinde ev halkının çerezi, misafirlerin de ikramı işte bu kuru üzüm, pestil, kesme, ceviz türü yiyeceklerdi.
Pestilin içine ceviz içini koyup yemenin tadı da başka olurdu…
***
Şimdi dört mevsim hormonlu yiyecekler yiyip, mutlu(!) oluyoruz.
O zamanlar domatesi mevsiminde yerdik, üzümü de mevsiminde.
Kışın üzüm yemek isteyenler için kuru üzüm emirlerindeydi.
Kimsenin aklına kışın üzüm yapmak için “ dalavere ” çevirmek gelmezdi. Çünkü portakalın kokusu mevsiminde gelir, yeşilbiber mevsiminde yenirdi.
Devir çok değişti…
Dört bir yanı bağlarla çevrili Adıyaman’ın şimdi dört bir yanı kuru beton binalarla çevrili, yeşili orta refüjlerde görür olduk.
Üzüm yemek için kimse bağ aramıyor. Hoş arasa da bağımız yok ama inanın dört mevsim üzümümüz var.
Peki bu üzümlerin kokusu neden yok, tadı nereye gitti, bilen var mı?!
***
Kaynak; Dedemden duyduklarım, babamın ve annemin anlattıkları, Ahmet Akil Yağınlı’nın “ Adıyaman Ağzı ve Kültürü ” kitabı…
naifkarabatak@gmail.com / gazeteadiyaman.com
|



