Mücadele: ‘ Suya sabuna dokunmaktır! ’
İslam'ın yayılışı ile birlikte yeryüzü yeni bir kimliğe büründü. Bu yeni durum, adaletin tesisinin yanı sıra bugünkü anlamdaki ilmi esasların şekillendirilmesiydi. Fakat bugünün Müslümanları tarih bilinci yoksunudur, diğerleri ise tarih inkârcısıdır. Bu inkârcılık, daha çok 600–1700 arasında ki bin küsur yılı kasten görmemektir.
Rahmetli Alia İzzetbegoviç'in tabiri ile bu bin yıla ait ' ölümcül atlayış ' yüzünden birçok bilgi, ters yüz edilerek aktarılmıştır. ' Orta çağ ' batı için 'karanlık' bir çağ iken, Müslümanlar için Medeniyet ve bilimin temellerinin inşa dönemidir. Batının bu sefil ve sufli döneminin üstü örtülmek için, Müslümanların bilim ve medeniyet projeleri hakir görülür. Bu yüzden ' orta çağ ' tabiri kasıtlı olarak, Müslümanları küçümseme amacıyla kullanılır. Küçümsedikleri ve atladıkları o çağın son bin yılı, İslam Medeniyetinin zirve dönemidir. Çünkü o çağda 'bilgin'(!) lakaplı Fransa kralı V. Şarl'ın kütüphanesinde bin adetten az kitap varken, Emevi Sultanı Mütefekkir Hâkim'in kütüphanesinde ise 400.000 cilt kitap vardır.
Müslümanların neredeyse tamamına yakını orta çağda okuma yazma bilirken, Avrupa'da sadece kilise görevlileri ile saray eşrafı okuma yazma bilirdi. Hakikat böyle iken eğitim konusunda Osmanlı'nın son dönemi örneklendirilerek [bu döneme ait bilgilerde sadece yalanlardan ibarettir] Müslümanlar cehaletle suçlanır. Hâlbuki Müslümanlara ait tüm dönemlerde tüm okullarda eğitim öğretim ücretsizdir. Eğitim için yola çıkan herkes ücretsiz yemek, konaklama ve ders alabilir. Kim bilir hangi zenginler yahut devlet, okuyan bu insanlara ne kadar maaş verirdi.
Yıl 850. İslam devletinde 34 büyük hastane mevcuttur ve hastanelerde 24 saat hekim bulunur, tüm hastalar ise ücretsiz tedavi edilir. Avrupa'da ise, bırakınız hastaneyi hekim bile yoktur. Seyyahlar ' Hastane organizasyonu İslam kültürünün en büyük icadıdır ' demişlerdir.
Müslümanlar, Saray Bosna'ya 'su şebekesi'ni Viyana'dan 378, Londra'dan 148 yıl önce inşa etmişler. Halbuki 1965 yılına kadar Paris evlerinin yüzde 80'ninde banyo bile yoktur.
“ İlmin anahtarı ” olarak telakki edilen sıfır rakamının kâşifi İbn-i Ahmet'e ve optik teknolojisini keşfinden dolayı El Heysem'e bütün insanlığın minnet (fatiha) borcu vardır.
İslam Medeniyetinin, Kudüs'deki Kubbetüs Sahra (691), İspanya'daki El Hâmra külliyesi (1232) ve Hindistan'daki Taç Mahal (1652) gibi muhteşem eserlerini bugünün çağdaş mimarları inşa edebilir mi? Bugünün kültürsüzlük ikliminde bu tür sanat eserleri ve onları yapacak kimseler yetiştirmek imkân dâhilinde midir?
Rahmetli Alia İzzetbegoviç Müslüman halkların gerilemesini, iç ve dış olmak üzere iki ana sebebe dayandırıyor. Dış sebep için, insanlığın tüm kazanımlarını tarumar eden ' Moğol İstilalarını ' gösterirken, iç sebep olarak ise ilerleyen dönemlerde ' Müslümanların İslam'ı yorumlama biçimini ' gösteriyor. Merhum içimizi acıtan şu soruları peş peşe soruyor: 'İslam halklarının gerilemesinden sorumlu olan İslam mıdır yoksa Müslümanlar mı? Müslümanlar İslam'ı hiç takip ediyorlar mı?' Cevabını bir başka soru ile veriyor aslında: ' Söz konusu gerilemenin sebebi şahsi ve kamuoyu hayatından İslam'ın dışlanması olmasın? '
Ülkemizde onlarca yıldır yaşanan da: İslam'ı hem birey hemde toplum hayatından söküp atma mücadelesi değil midir? Şimdi hem Allah'a teslim olduk deyip (İslam) hem de suya sabuna dokunmamayı ilke edinenler (zulme rıza gösterenler), ' Zulme rıza zulümdür ' Hadis-i Şerif'ine kendilerini ne zaman muhatap kılacaklar? ' Zalime karşı sessiz kalan dilsiz şeytanlar ' olmayı kendimize nasıl da yakıştırıyoruz! Kaçımız yanlışları düzeltmek için ' Müslümanlar ' olarak bir araya gelebiliyoruz? Gelemememizin sebeplerini hala başkalarında aramaya devam mı edeceğiz? Kardeşiniz 'şucu' peki siz necisiniz?
“ İslam, zulme karşı direniş ve cesaret ister. Şura 39 (Mü'min kimseler bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman zulme baş eğmezler. Yardımlaşıp kendilerini savunurlar)'a göre zulme boyun eğen kimselerin Müslüman olmayacağı hükmü çıkarılabilir. Müslüman toplum; ödleklerle ve yerli-yabancı olsun iktidar sahiplerine yağcılık yapan kimselerle doludur. Moğolların hazırladığı mezbahaneye sakin, direniş göstermeden ve koyun sürüsü gibi yürüyen binlerce Bağdatlı: Mücadele etmedikleri için (ve sadece onlar değil) kesin olarak Müslüman değillerdi.” Alia'nın bu tespiti hepimizin tüylerini diken diken etmeye yetiyor...
Bu yoruma benim bir ekleme yapma gücüm yok ama Peygamber s.a.v. “ Aldatan bizden değildir! ” diye açık bir tasnif yapıyor. Bu Hadis-i Şerif'ten sadece ıslak pirinç anlamayı ne zaman bırakacak Müslümanlar?
Aldatmak: Söz veya eylemlerde hakikati yalanla perdelemektir. Mücadele etmeyen mazlumlar da zalimlerin suç ortağıdırlar. Efendimiz aldatanın (zulmedenin) ümmetinden olmadığını belirtiyor. Ümmetlikten reddedilmeye razı olmamayı bizler ne zaman akledeceğiz? Aldatanlar! Kendimizi aldattığımızın farkında mıyız?
'Allah c.c. İslam'a teslim olmayı emrederken; kötülük, zulüm, düşmanlar, hastalık, pislik, batıl inançlara karşı ise mücadeleyi emreder. Fransız İslamolog Jacques Rissler; İslam'ın beş değil altı şartı olduğunu, altıncı şartın ise Mücadele olduğunu belirtiyor.' Bu mücadele yalnızca kâfirleri değil, aynı zamanda partimizden, cemaatimizden, şirketimizden, mahallemizden ve ailemizden olanları da kapsar.
Müslümanların suya sabuna dokunsa da, hakkı söyleme ve bu uğurda mücadele etme sorumluluğu vardır. Bu uğurda başımıza bir şey geldiği zaman da bizler ' sabredenler ' değil ' şükredenler ' olmak zorundayız.
Örnek mücadeleci merhum Alia'nın koyduğu ' Müslümanların İslamlaşması ' hedefine ulaşmak için; kendi ülkelerine yabancı ve soysuz sözde aydınlardan kurtulmak gerekiyor, Bunun içinde (hukuk zemininde) tek yol mücadeledir. Mücadele suya sabuna dokunarak yapılır. Suya ve sabuna dokunmazsanız pislikte boğulursunuz!
(Not: Bu yazıdaki veriler herkes için mutlaka okunması gereken eserlerin başında gelen Alia İzzetbegoviç r.a.'in ' İslam Deklarasyonu ' adlı eserinden alınmıştır.)



